Gazze’de yine gözyaşı, yine acı… Müzakere masasında barış umudu arayan altı Filistinli, İsrail’in saldırısıyla şehit düştü. Bir annenin kucağında susturamadığı çocuğun feryadı, bir babanın enkaz altında kalan evladının elini tutamadan yere yığılışı… Bu sahneler, Ortadoğu’da artık sıradan haber başlıklarına dönüşmüş durumda. Fakat her kayıp, yalnızca Gazze’nin değil, insanlığın yüreğinde derin bir yara açıyor.
İsrail, bu saldırıları yalnızca askeri bir operasyon olarak görmüyor. Dünya, büyük bir siyasi çalkantı yaşarken Tel Aviv yönetimi, kaosu kendi lehine çevirmeye çalışıyor. Hatırlayalım, iki hafta önce İsrail Genelkurmay Başkanı, Hamas liderlerinin yalnızca Gazze’de değil, başka ülkelerde de hedef alınacağını duyurmuştu. Bu açıklama, Doha’daki Hamas ofisine yapılan saldırının adeta ön sözüydü. Sekiz füze ve on savaş uçağının kullanıldığı bu operasyon, yalnızca Hamas’a değil, Katar üzerinden tüm bölgeye verilmiş bir mesajdı. Zira Katar’da ABD’nin en büyük askeri üssü bulunuyor. Şimdi kritik soru şu: Bu saldırı Washington’un bilgisi dahilinde mi gerçekleşti, yoksa İsrail kendi iradesiyle mi hareket ediyor?
Jeopolitik Satranç
Bu saldırının arkasında Hamas’ın bir İsrailli bakanın yeğenini öldürmesi gibi kısa vadeli gerekçeler bulunsa da, asıl hedef çok daha geniştir. İsrail’in uzun vadeli stratejisi, Hamas’ı tamamen sahneden silmek ve Gazze’de direnişi kırmaktır. Ancak gözden kaçırılan kritik nokta, Hamas’ın Gazze’de seçimle iş başına gelmiş bir yapı olmasıdır. Dolayısıyla Hamas’ı yok etmek söylemi, aslında Gazze halkını yok saymaktır. Bu ise Filistin sorununu çözmek değil, daha da derinleştirmektir.
İsrail’in aynı gün içinde Suriye’nin 97 noktasını vurması da dikkat çekicidir. Bu saldırılar, yalnızca Hamas’a değil, İran ve diğer bölgesel aktörlere yönelik bir gözdağıdır. Tel Aviv, çok cepheli bir baskı politikasıyla hem direniş hattını zayıflatmak hem de bölgedeki güç dengelerini kendi lehine çevirmek istemektedir. Ancak bu stratejinin yan etkileri büyüktür: Arap ülkelerinin güvenlik reflekslerini tetiklemesi ve ABD’nin arabuluculuk rolünü zayıflatması.
Küresel Dengeler ve İsrail’in Yalnızlığı
İsrail’in uluslararası sularda “Küresel Sumud Filosu”na saldırması, bu ülkenin yalnızca Filistin değil, küresel toplumla da çatışmayı göze aldığını bir kez daha gösteriyor. İsrail’in askeri hamleleri kısa vadede caydırıcı olabilir; ancak uzun vadede diplomatik yalnızlık, ekonomik baskılar ve uluslararası kamuoyunda artan nefret duygusu Tel Aviv’i daha zor bir çıkmaza sürükleyecektir.
Üstelik İsrail içeride de kırılgan bir dönemden geçiyor. Ekonomik darboğaz, siyasi istikrarsızlık ve hükümetin düşme ihtimali, saldırgan politikalara yönelimin bir nedeni olabilir. Aynı zamanda bu saldırılar, İsrail hükümetinin iç kamuoyunu konsolide etme çabasının da bir parçasıdır.
Türkiye’nin Konumu
Türkiye açısından tablo daha da hassas. İsrail’in uzun vadeli hesaplarında Ankara’nın hedef olduğunu biliyoruz. Bu nedenle Türkiye’nin savunma kapasitesini hızla güçlendirmesi, istihbarat ve diplomasi kanallarını etkin biçimde kullanması elzemdir. Son saldırıda Hamas’ın üst düzey yöneticilerinin kurtulması, MİT’in sağladığı erken uyarı sayesinde olduğu bilgisini birkaç kaynaktan edindik. Bu durum, Türkiye’nin bölgedeki istihbarat ağırlığının önemini bir kez daha ortaya koymaktadır.
Sonuç
İsrail’in saldırgan tutumu, yalnızca Filistin meselesini değil, Ortadoğu’nun tamamını ateşin içine çekme riski taşıyor. Bürokratik uyarılar ve kınama mesajları bu gidişatı durdurmaya yetmez. Eğer bölge ülkeleri daha güçlü ve ortak bir duruş sergilemezse, önümüzdeki dönemde Ortadoğu çok daha büyük bir kaosa sürüklenecektir.
İsrail belki kısa vadede askeri kazanımlar elde ediyor. Ama uzun vadede diplomatik yalnızlık, ekonomik kriz ve uluslararası kamuoyunda kaybettiği itibar onu daha da köşeye sıkıştıracak. Ortadoğu’nun geleceği, işte bu satranç tahtasında atılacak hamlelere bağlı olacak.
